Boğaziçi Üniversitesi 143. Mezuniyet Töreni
REKTÖR PROF.DR. KADRİ ÖZÇALDIRAN'IN KONUŞMA METNİ

Sayın valim, milletvekilim, rektörlerim, il emniyet müdürüm,  kaymakamım, belediye başkanlarım, saygıdeğer başkonsoloslar, değerli öğretim üyeleri, çok kıymetli veliler, sevgili öğrenciler,

Hepiniz BÜ’nün 143. mezuniyet törenine hoş geldiniz. 

Geçen seneki mezuniyet töreninde yaptığım konuşmada son 20 küsur yılında hemen her günün 8-10 saatini öğrencilerle geçirmiş bir öğretim üyesi olarak rektörlüğün değişik zorlukları arasında bana en rahatsızlık vereninin artık öğrencilerle eskisi gibi yakın bir ilişki içinde olamamak, onlarla muhabbet edememek olduğunu söylemiş ve “O yüzden, izin verirseniz, bugün formel bir konuşma yapmak yerine, sizlerle, ne yazık ki tek yönlü olarak, sohbet etmek istiyorum. “ demiştim.  İzin verirseniz bu yıl da bu sohbeti devam ettirmek istiyorum. 

Yalnız bu sene geçen seneki kadar kapsamlı konuşamayacağım: töreni düzenleyen arkadaşlar “Hocam, geçen sene sizin uzun konuşmanız yüzünden tören sarktı, sohbeti kısa kesin” deyip duruyorlar.  Bu konuşmamda topu topu iki nüanstan bahsedeceğim.  Birincisi lisans öğrencileriyle öğretim üyelerinin belirli bir konuya bakışları arasındaki nüans.  O yüzden konuşmamın epey bir kısmı lisans mezunlarına yönelik olacak.  Lisansüstü ve doktora mezunlarımızdan öncelikle özür diliyorum.  İkincisi ise estetik ile ilgili bir konuda, lisans, lisansüstü, doktora, hepsi dahil, tüm mezunlarımız ile biz öğretim üyelerinin bakışları arasında ortaya çıkan bir nüans. 

Dört-beş (belki altı, kim bilir belki de yedi) sene önce önce ÖSS stresini yaşadıktan hemen sonra ondan da daha zor olduğunu tahmin ettiğim o tercih yapma süreci sırasında BÜ kampüsünü ziyaret ettiniz. Herhalde daha dün gibidir, Kuzey Kampüsü gördüğünüzde “Bu ne biçim BÜ böyle” deyişiniz, “yavrum, biz biricik çocuğumuzu böyle altı kişilik odalarda yatıramayız” veya “görmedin mi öbür üniversitenin koridorları nasıl cilalıydı” diyen velilerinizle tartışmalarınız,  “BÜ’nün iyi hocalarını zaten biz aldık” yalanlarına kulak tıkayıp “ayrıca biz para da veriyoruz” diyenleri elinizin tersiyle itişiniz, “en iyisine gitmek zorundayım” deyişiniz ve BÜ’yü tercih edişiniz.  Daha dün gibi olsa gerek, hazırlık okulunda İngilizce çalışmaya ayırdığınızdan daha çok vakti “bu İngilizce’yi şartlı geçsek de, gittiğimiz bölümde öğrensek olmaz mı?” gibi anlamsız bir soruya cevap arayarak geçirişiniz,  en sonunda o “proficiency” denilen canavarın hakkından gelip bölümlerinize gittiğinizde “hocam, bu ders hayatta nasıl işimize yarayacak?” sorusuyla hocalarınızın sinir sistemlerini aşındırışınız, ne kadar çalışırsanız çalışın sizden çok çalışan birilerinin her zaman varolduğu bir yarışma ortamında bazen demoralize oluşunuz, moraliniz her bozulduğunda “puanıma yazık olmasın” diyerek girebileceğiniz en zor bölüme girdiğiniz için kendinize küfredişleriniz, sizinkinden daha kolay olduğuna inandığınız bölümlerdeki arkadaşlarınıza bakıp iç çekişleriniz,  yüzlerce sınav, onlarca sunum, bir sürü proje, bütün bunların arasında belki yelken, belki mağaracılık, belki dans, balki dalgıçlık etkinlikleri, konserler, partiler…..  Yani dışarıdan görüldüğünden çok daha zor ve zorlu, ama yine dışarıdan görüldüğünden çok daha zevkli bir 4-5 sene.  Ve… ve, en sonunda, bugün, mezuniyet.  Artık şimdi, gönül rahatlığıyla sorabilirim.  Sahi, siz niye gelmiştiniz BÜ’ye?
 

  • Manzarası yüzünden mi?
  • Sosyal ve kültürel yaşamının canlılığından mı?
  • Özgürlükler üniversitesi olduğu için mi?
  • Mezunlarının o son derece kuvvetli ulusal ve uluslar arası sosyal ağı yüzünden mi?
  • Türkiye’de, ve aslında biz hocalarınızın samimi inancına göre, tüm dünyada alınabilecek lisans eğitimlerinin en kuvvetlilerinden birisini almak için mi?
  • Yoksa BÜ diplomasının her kilidi açacağına, o diploma sayesinde yaşam standartlarınızın çok daha iyileşeceğinize olan inancınız yüzünden mi?

Muhtemelen bunların hepsi ya da bunların uygun bir kombinasyonu sizi çektiği için geldiniz BÜ’ye.  Gelmesine geldiniz de…Dünyanın en parlak gerçeği bile sizlerin 18 yaşınızdaki hayal gücünüzün ürettiği rüyalar kadar parlak olamazdı, BÜ de değildi.  Dolayısıyla, bu 4-5 sene boyunca, kan, ter, gözyaşı, kahkaha ve eğlencenin yanında belki hayal kırıklıklarınız da oldu.  Ben yine de iki noktaya içtenlikle inanıyorum.

  • Evet, belki BÜ’de yitirdiğiniz hayalleriniz olmuştur (kabahat kimindir, sizin mi, bizim mi yoksa hayallerinizin mi, bilinmez).  Ama BÜ’de kurduğunuz ve yarından itibaren de gerçekleştirmeye başlayacağınız hayallerinizin sayısı yitirdiğiniz hayallerinizin sayısıyla karşılaştırılamayacak kadar fazladır.  Zaten, laf aramızda ama, lise eğitimi, üzerine rüyalar inşa etmek için çok kuvvetli bir zemin değildi.  BÜ eğitimi ise, tam tersine, üzerine inşa edeceğiniz en çılgın rüyaları bile gerçekçi kılacak kadar kuvvetli bir zemin oluşturuyor.
  • Bugün, dönüp geriye baktığında “keşke başka üniversiteye gitseymişim” diyeniniz var mı bilemiyorum ama varsa da bu arkadaşların sayılarının “on defa seçsem onunda da BÜ’yü seçerim” diyenlerin sayısı karşısında ihmal edilebilecek kadar küçüktür. 

Bugün sizler de bizler de çok mutluyuz, ama mutluluklarımızın sebeplerinde küçük ama önemli bir farklılık olabilir.  Bu konuyu açmak için, izin verirseniz, bir anekdot anlatmak isterim.  Yıllar önce Amerika’daki hocalarımdan birisi şöyle demişti: “İnsanın parayı önceden ödeyip o para karşılığında alması gereken servisi almamak için ayak direttiği tek bir sektör vardır, o da eğitimdir”.  Ben, sınıflarımın birinde, bir sohbet esnasında, bu lafı söyleyince öğrencilerimden birisi hemen itiraz etti: “Hocam, sizin hoca, bence, meselenin özünü kaçırmış.  Ödenen harçların karşılığı eğitim değil ki, diploma.  Siz bana diplomayı verin ben yarın sabah giderim” demişti.  Ben şahsen sizlerin o kadar aşırı bir düşünce içinde olduğunuza inanmıyorum ama yine de itiraf etmek gerek ki siz öğrencilerle biz öğretim üyelerinin eğitime bakışları arasında bir nüans var.  Sizler eğitimin yaşam standartlarınızı yükseltmesini bekliyorsunuz bizler ise yaşam kalitenizi.  Sizler yaşam standartlarınızı yükseltmenin yolu olarak diplomayı görüyorsunuz.  Bizler ise yaşam kalitenizi yükseltmek için hepinizin başta bilim ve bilimsel düşünce olmak üzere insanlığın temel değerlerini öğrenmenizi ve içselleştirmenizi, bir şiir, bir sonat, bir resim veya bir teoremden zevk alabilecek inceliğe ulaşmanızı sağlamaya çalışıyoruz.  Bizlerin yaşam kalitenizi yükseltecek bir eğitimden ne anladığımızı ve sizi niye, nasıl eğitmeye çalıştığımızı geçen seneki mezuniyet konuşmamda anlatmıştım, ayrıntılarına bir daha girmek istemiyorum, okumadıysanız internette var, bulabilirsiniz. 

Bizim ve sizin eğitime bakışlarımızdaki bu nüans yüzündendir ki sizler her sömestrenin başında ders programı yapmayı bir endüstri mühendisliği problemi haline getirip hangi dersi, hangi saatte, hangi hocadan almak gerektiğinin ince hesaplarına, biz de o hesapları bozmanın ince hesaplarına girişiyoruz.  Bu yüzdendir ki mesela GS veya Saint Joseph mezunları Fransızca dersini, bir ikinci yabancı dil bilmeyenleriniz ise uygun bir AD dersini ya da ESC 301’i  HSS saydırmak için danışmanlarınızla, umarım kaybettiğiniz, savaşlara atılıyorsunuz. 

Her neyse, “bugün sizler de mutlusunuz bizler de” demiştim ya:  Sizler BÜ diplomalarınıza kavuşmak üzere olduğunuz için mutlusunuz, bizler ise sizlere istediğinizden ve muhtemelen almaya gönüllü olduğunuzdan daha iyi, daha kuvvetli, daha kapsamlı bir eğitim ve yaşam boyu dünyanın her yerinde başarılı olmanızı sağlayacak bir formasyon verebilmiş olduğumuz için. 

Yarın, belki bazılarınızın beklediği gibi, bir günde değil ama mantıklı bir vadede, hepiniz dünyanın neresinde hangi işi yaparsanız yapın çok başarılı olacaksınız.  Doğrudur, başarıya giden yolda diplomanızın yararını göreceksiniz ama başarıya ulaşmanızda gerçek yararını göreceğiniz, diplomanızdan çok, BÜ’de aldığınız eğitim, formasyon, edindiğiniz değerler ve yetiler (uyarlanabilirlik, hoşgörü, kendi kendine öğrenebilme, karşısındakine saygı vb) ve belki hepsinden önemlisi burada edindiğiniz özgüven olacak. 

Hayattaki başarısını diplomasına değil BÜ’de aldığı eğitime (öğretim demiyorum, eğitime) borçlu bir eski mezunumuzu örnek göstermek isterim. Bu eski mezunumuz yaklaşık bir ay önce BTS’de bir konuşma yaptı.  Son derece içten, son derece güzel bir konuşma idi.  Nasıl, çalışmaya çalıştığı halde, sınıfının taban seviyesini oluşturduğunu, nasıl derslerden bunaldıkça kütüphaneye sığınıp kah kitap okuduğunu, kah (o zamanlar öyle bir servis var idi kütüphanede) klasik müzik plakları dinlediğini ve sonunda (8 sene de olsa) okulu bitirdiğini, ve şimdi geriye dönüp baktığında hayatta ne başardıysa bunun açıklamasını Boğaziçi’nde geçirdiği yıllarda bulduğunu anlattı dinleyicilere. 
Daha sonra FEF Dekanı Ömer Oğuz ve ben sahneye çıktık ve kendisine Fahri Doktora ünvanını tevdi edip cüppesini giydirdik. Cannes Film Festivali’nde 2003 Jüri Büyük Ödülü’nü, 2006’da Fipresci Ödülünü ve nihayet 2008’de de En İyi Yönetmen ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan idi bu kötü öğrenci.  Bunu eğitimin diplomadan daha önemli olduğuna bir örnek olarak anlattığımı söylemiştim.  Ama Nuri Bilge örneğimin bir sebebi daha var.  Arkadaşlarınız arasında yarın büyük bir bilim, sanat ya da kültür insanı, büyük bir yönetici, büyük bir eğitimci ya da büyük bir mühendis olacağını şimdiden bildikleriniz var.  Sözüm onlardan çok bugün aranızda oturan ve belki de bugün aranızda oturabilme şansı için kendisini harap edip zor bela diploma almayı hak etmiş arkadaşlarınıza….  Nereden mezun olduğunuzu sakın unutmayın:  sizler en kötü öğrencisi Cannes’da büyük ödül kazanan bir üniversitenin mezunlarısınız.  Ben, şimdi karşımda oturan sizlere bakıyorum da yarın erişeceğiniz başarıları hayal etme gücünden yoksun olduğum için hayıflanıyor hatta kendime kızıyorum. 

Şimdi ikinci nüansa geleyim… 

Sevgili mezunlar, sizler de biliyorsunuz ki, biz öğretim üyeleri, bu ülkede, kaliteli bir yaşam için yaşam standartlarımızdan çok ciddi şekilde fedakarlık etmiş bir grubuz.   Bizlerin yaşamımızı kaliteli olarak nitelendirmemizin en önemli sebebi sizlersiniz.  Gerçekten de sizlerle birlikte olmak, sizlere öğretmek, sizlerden öğrenmek ve sizlerle birlikte üretmektir bizim hayatımızı bu meslekte olmayanların hayal bile edemeyecekleri kadar tatmin edici, güzel, anlamlı ve kaliteli kılan.  Bakın, size bir soru sorayım.  Tüm dünyayı gezdiğinizden değil ama yine de biliyorsunuz ki BÜ dünyanın en güzel manzaralı üniversitelerinden birisidir.  Peki, BÜ’nün en güzel manzarası nerededir?  Terasta mı?  Petekte mi?  Kennedy Lodge’da mı?  İşte estetik kaygılarımız arasındaki nüans…  Biz öğretim üyeleri için ne teras, ne petek, ne Kennedy Lodge, ne Hamlin Hall’un boğaza bakan odaları…BÜ’nün en güzel manzarası bunlardan hiçbirisi değil.

Biz öğretim üyeleri için BÜ’nün en güzel manzarası yılda ancak iki saat gözlenebiliyor.  Şimdi hepimiz o muhteşem manzaranın karşısındayız.  Bu yüzden ben, kendim ve tüm öğretim üyesi arkadaşlarım adına sizleri bu mutlu gününüzde sadece tebrik etmiyor, hepinize öğrenciliğinizle yaşamımıza kattığınız anlam, kattığınız kalite için ve sonunda bugün burada oluşturduğunuz bu muhteşem manzara için çok teşekkür ediyor,  her birinizi her bir öğretim üyesi arkadaşım adına teker teker yanaklarınızdan öpüyor ve “yolunuz açık olsun” diyorum. 

MEZUNLAR ADINA KONUŞACAK CAN NAİBOĞLU'NUN KONUŞMA METNİ

Sayın Rektörüm, Değerli Konuklarımız, Değerli Öğretim Üyeleri, Sevgili Arkadaşlar

Hepiniz 143. dönem mezuniyet törenimize hoş geldiniz.

Bugün Boğaziçi Üniversitesi diploma törenini izlemek ve Boğaziçi mezunu olmanın haklı gururuna tanıklık etmek üzere binlerce kişi burada toplandık. Öncelikle, sevgili mezunlar adına sizlere hitap etmekten büyük bir onur duyduğumu belirtmek isterim.

Saygıdeğer konuklar;

Boğaziçili olmak zordur. Ciddi bir sorumluluk bilinci, çalışkanlık ve özveri gerektirir. Öncelikle çok zorlu bir yarıştan geçerek üniversiteye girersiniz; ardından belki de daha da zor bir maratonu tıknefes koşarak, uykusuz geceler eşliğinde sonlandırırsınız. Artık mezun olmuşsunuzdur ama aslında sonlandırdığınız bu zor maratonun kendisi değil, uzunca bir başlangıç çizgisinin bitimidir. Çünkü esas mücadele mezuniyetten sonra başlayacaktır. İşte Boğaziçili olmanın zorluğu da tam bu noktada, diplomalarımızı aldıktan sonra başlar. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi mezunu olmanın getirdiği toplumsal sorumluluk bir ömür boyu omuzlarımızda olacaktır. Fakat özellikle vurgulamak istiyorum ki; üzerimizde taşıyacağımız bu sorumluluk; bizler için bir yük değil aksine bizlere özgür ve akılcı düşünceyi, güzel ülkemizi ve toplumsal hedeflerimizi hatırlatan birer onur nişanı, madalyası olacaktır.

Sevgili arkadaşlar;

Gayet iyi biliyorum ki; hepimiz farklı zorluklardan, kahvelerle ayakta durulan uykusuz gecelerden, teslim tarihi yaklaşan projelerden, ödevlerden, ağır sınavlardan geçerek bugünlere geldik. Birçoğumuzun kafasında gelecek konusunda ciddi soru işaretleri olabilir. Hatta potansiyelimizi hangi alanlarda açığa çıkartabileceğimizi henüz bulamamış da olabiliriz. Arkadaşlar; enerjimizi yüksek, Boğaziçi ruhumuzu diri tutalım. Eminim ki; bunca yıllık eğitimin ve akademik çalışmanın sonucunda bize reva görülen istihdam koşulları ne olursa olsun, önce Atatürk Türkiye’si sonra da bütün insanlık için var gücümüzle çalışacağız. İhtiyacımız olan şevk ve enerjiyi bir türlü doygunluğa ulaşmak bilmeyen Boğaziçililik ruhumuzda aramalıyız.

Değerli öğretim üyeleri,

Biz gücümüzü bu ruhtan ve Boğaziçi’nin öğrenci inisiyatifinden, yani kendimizden, alıyoruz. Fakat bize özsaygımızı hatırlatan, özgüvenimizi yeniden inşa eden, kısaca bizi biz yapan, siz değerli akademisyenlere teşekkürü de bir borç biliriz. Üniversite denilince akla öncelikle akademik bilgi, akılcılık, eleştirel ve özgür düşünce ortamı gelir. Türkiye’de ise maalesef akademinin temel öğeleri hala sorgulanmakta ve akademik özgürlük için yürütülen haklı mücadele devam etmektedir. İşte böyle bir ortamda; biz, siz değerli öğretim üyelerinden yalnızca akademik disiplini, sorgulamayı ve eleştirel düşünceyi öğrenmedik; biz hoşgörüyü, özgürlüğü, demokrasiyi ve ezber bozma pratiğini de sizlerden öğrendik.

Bu vesile ile Boğaziçililik ruhunu oluşturan bütün değerlerin inşasında başrolü oynayan siz değerli öğretim üyelerine, 143.dönem mezunları adına, bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

Fedakâr anne ve babalar;

Bugün yaşadığınız mutluluğu az çok tahmin edebiliyorum. Çocuklarınızın Türkiye’nin en iyi üniversitesinden mezun oluşunu izlemek üzere buradasınız. Sizler, bizleri bugünlere getirebilmek için çok emek sarf ettiniz, ama görüyorsunuz ki emeklerinizle filizlenen tohumlar meyvelerini bugün vermeye başladı. Artık kaygılanmanıza gerek yok çünkü zaman endişe duyma zamanı değil rengârenk meyvelerinizin oluşturduğu ahengi keyifle izleme zamanıdır.

Emin olunuz ki bizler, Boğaziçi Üniversitesi mezunu olmanın ayrıcalığını ve Boğaziçililik ruhunu alın terimizle birleştirecek ve bizlere işaret edilen toplumsal sorumluluğun bilincinde çalışarak ve üreterek yaşayacağız.

Bize güveniniz. Çünkü biz, dünyanın hangi köşesinde hangi işi yapıyorsak yapalım, hangi akademik çalışmaların içinde bulunursak bulunalım bu üniversiteden mezun olmanın haklı gururunu ve yüksek sorumluluğunu taşıyor olacağız.

Sözlerime son vermeden önce hepinize teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Boğaziçililik bilincimizin hep canlı kalması dileğiyle

Yolumuz açık olsun arkadaşlar…

MİSAFİR KONUŞMACI - JON NAHUM'UN KONUŞMASINDAN ALINTILAR

Yaklaşık 40 yıl önce bu sıralarda okumuş biri olarak hem onurlandım hem heyecanlandım. Bana burada size hitap etme fırsatı sunduğu için rektörünüze çok teşekkür ederim. Bugün Eğitim yolculuğunuz bitiyor, keplerinizi atacaksınız. Hayatınızda bir kapı kapanırken bu diploma size yeni bir kapı aralayacak ve eğitimde ya da başka bir yerde yeni bir yolculuğa başlayacaksınız. Bu bir medeniyetler yarışı olacak. Bu yarışa 1923 yılında Türkiye başladı. Osmanlı İmparatorluğunun külleri üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bu yarışa girdi.

O günden bugüne her 20 yılda 300 yıllık geri kamışlığını yarıladı. Kısaca belki 200 yıllık farkı 90 yılda kapatmayı başardı. Benim neslim bayrağı devraldığında en büyük ihracat ürünümüz tütündü. Turizm geliri azdı. Oysa şu an Türkiye dünyanın 17. Büyük ekonomisi oldu. Otomotivde Avrupa’da birinci. Ev aletlerinde pazarda %25 paya sahip. Kendi uçağını, gemisini üretiyor. Bizim neslimizin bayrağı devraldığı günlerden bugünlere biz getirdik. Şimdi bizler de 2010’lu yıllarda bayrağı size devrediyoruz, aldığınız ehliyetle bu sorumlulukları da üstleniyorsunuz. Biz hala çalışıyoruz. 17. olmak bize dar geliyor.

Dünyanın 15., 12., 10. en büyük devletleri arasına girmek istiyoruz. Size yüklemekte olduğumuz sorumluluk budur. Atatürk’ün vizyonunu geliştirme görevidir. Biz üreten bir Türkiye yarattık ama yaratan bir Türkiye yaratmayı başaramadık. Sadece üretici olarak dünyaya yön veremezsiniz. Türkiye’nin son hamlesi bu, bunu siz yapmakla görevlisiniz

 
© 2012 BÜMED | Her Hakkı Saklıdır. Bu sayfadaki bilgiler kaynak gösterilse dahi, izinsiz kopyalanamaz, çoğaltılamaz.
Kurumsal Üyelik Atölyeler BUgezi Etkinlikler Boğaziçi Dergisi BURC Powerbuy İletişim Sponsorluk